3.6.2020 19

ADLANDIRILAMAYAN 1...

Makina, iplikleri sağdan sola doğru büküyordu... Ne güzel bir görüntü bu. Burdaki gürültü yerine güzel bir müzik olsa, ne keyifli olurdu herşey. Ustanın makinanın yanından gitmesinden istifade düğmeye basıp ip bükümünün yönünü çevirdi uzun saçlı, beyaz orkide tokalı kız… Çalışanlarla gülüştüler... Düz olanı eğlenceli hale getirmeyi seviyordu, ona göre düz, hayata göre gerçek olan… Malların yükleme vaktine az kalmıştı aslında... Oyunun sırası mıydı ? Müdürü görse sağlam bir azarı haketmişti. Özlemişti aslında bu kadar basit şeylere gülümsemeyi... Ona göre basit, hayata göre ciddi olan sahneler…

 

sample

Akşam eve vardığında, içeri girmeden evvel bahçenin taşına oturup kargaları ve kedileri izledi dakikalarca... Ne komik hayvanlar bu kargalar diye geçirdi içinden… Bayat ekmeği alıp kedilerin suyuna banıyorlar. Yaşlı kedinin kuyruğunu çekip, garibim etrafına saf saf bakınırken mamasını çalıyorlar. Dakikalarca bunlara güldü uzun saçlarında beyaz orkide tokası olan kız. Kendisi de sanki birazcık böyleydi hayatta… Gözlerini kapatıp havayı soludu derin derin… “Allahım çok şükür” diye sayıkladı. “Artık havayı ciğerlerime kadar hissedebiliyorum, keyif alabiliyorum.” Ellerini yumru yapıp sımsıkı kapattı içiçe geçirip, bu hisleri iyi korumalıydı… Çok iyi korumalı… Kaybetmeyi asla göze alamayacaklarıydı... “Allahım hayır, bu duyguları kaybetmeme izin verme nolur… Beni bağışla...” "Ağaca, çiçeğe böceğe baktığımda tat alabiliyorum… Komşumla konuştuğumda gülümseyebiliyorum... Kahvenin tadı da eskisi gibi... Yani tam olarak aynısı değil aslında ama çok yakın. O hisse, o tada çok yakın…" diye geçirdi içinden.

Gençliğinde her şeyden çok keyif alabilen bir insandı. Yürürken bir kaç papatya gördüğünde bile tebessüm ederdi, havayı keyifle solurdu, mutlu bir insandı. Ama ne olduysa o adamla tanıştıktan bir süre sonra olmuştu.

Kim mi o kişi?... Gerçekmiş gibi görünen o sahte adam. Nefse hoş ama akla yanlış gelen adam...

Hiçbir şeyden tat alamamaya başlamıştı. Bakıyor ama göremiyor, duyuyor ama işitemiyor, hissediyor ama anlamlandıramıyordu… Sanki her şeyin sadece fotoğraf gibi gelmeye başladığı zamanlar... Sanki yeryüzündeki her şeye bir streç folyo sarılmış gibi olduğu zamanlar. Gerçek bir çiçeğe bakarken onu algılayamıyordu, sanki sadece bir fotoğraftı. Çiçeğe dokunuyor ama hissedemiyordu, dokunduğu sadece bir kağıt parçasındaki resim gibiydi. Çiçeğin kokusu geliyor ama o alamıyordu. Yanındakilere soruyordu “kokusu var mı bu çiçeğin? “ Pasta yiyiyordu ama ot gibi geliyordu. Keyif alamıyordu. Sanki az bir parçasını hissetmesine izin verilmiş gibi... Diğer kısmının yasaklanmış olması gibi… Kahve içiyor ama tat alamıyor, alamıyor, alamıyordu... Bilmiyordu ki “Her şeyin Sahibi” vermez ise kimse alamazdı… Tüm temasların ve izninin sahibi olan… Eskiden yüz tat alırken, yüz keyif alırken bugün sanki sadece beşine ulaşabiliyordu. Daha fazlası yoktu. Büyük bir boşluk vardı. Anlamsızlıktı... Anlam veremiyordu. Ne oldu? Neden böyle oldu? Nasıl bu hale geldi? Hayat böyle nasıl devam edecekti?

Hissedilemeyen ve keyifsiz, hazsız bir yaşam…

Bu bir kabus olsa gerek herkesin hemen uyanmak isteyeceği...

Emin olduğu tek şey eskiden hissedip şahit oldukları şimdi yoktu...

Yokluğunu yaşadığı hissiyatlar…

Şahitlikleri yer değiştirmişti…

Yüzü yere eğik, başının iki elinin arasında zor taşındığı zamanlar...

Keşke biri tüm bu olanların ne olduğunu söyleyebilse. Keşke biri tüm olup biteni ona anlatabilse… Canı acıdı o anları hatırlayınca... Bu acı nefse hoş ama akla yanlış geleni adamı özlemekle ilgili değildi… Hayır hayır bu, o duygu değil… Bu duygu; kendini suçlamakla ilgili, kaybettiği onca zaman ve değerleri farkına varışı, yaşadığı o büyük değişiminin şahitliğine uyanışı, uyanışıydı...

Gerçeğe Uyanışı…

Rabbini hatırlayışı…

Uyanışlar zannedildiğinden daha kıymetlidir bu hayatta…

Hatırlamak istememekle, hatırlayıp yüzleşmek arasında gidip geldi.

Her sahneyi tekrar canladırmak istedi zihinde,

O sahnede tekrar yeni haliyle yüzleşmek,

Yeni haliyle o sahneyi yaşamak,

Ve orada söylenenleri değil, söylenmesi gerekenleri hayal etmek…

Orada yaşananları geriye sarmak…

Yaşanması gerekenleri hayal etmek…

Yüzleşmeydi…

Gerçeklerle Yüzleşme…

Yüzleşmeler zannedildiğinden daha kıymetlidir bu hayatta…

Görebilseydi en baştaki detayları, önemseseydi, boş vermeseydi, “bir şey olmaz” demeseydi bu yanlışa düşer miydi? İp bükümünde niyet iplerin bir arada kalması ve birbirleriyle daha fazla temasta olması... Bu bükümlerin bazıları gözle görülebilir, bazıları sadece kumaşın tutumunu değiştiren işleyişler… Görülebileni de var, görünmeyeni de. Görülebilen kısmı önce az olur… Az olunca küçümsenir.. Sanki bir terslik var gibi hisseder, ama eminde olamaz insan... Sadece ufak bir kurt düşer içe, hep bastırmaya çalışılan… “Aman n’olcak, abartma. Yoktur birşey evham yapıyorsun. Ufacık bir şeye böyle takılır mı insan? Abartmaaa… Bir şey olmaz..” diye konuşan bir iç ses.. Bu her şeyde ama her şeyde böyledir. İp önce yanlış bağlanır sonra devamı gelir...

Alkolde de böyledir, uyuşturucuda da, ilişkilerde de...

“Bir şey olmaz“ kelimesi çıktı mı ağzından, bil ki ip yanlış bağlanmak üzere...

Bu hayatta her kaybın öyküsünde “ufak bir hatanın önemsenmemesi” vardır.

Öyle başlar tüm kaybedişler...

Büyük kaybedişlerin öyküleri…

Nasıl yani? Her ufak hatayı önemsemeyen yanlışa mı düşer?

Öyküsü büyük bir kayıpla mı biter yoksa küçükle mi?

Bilinmez… Ama kayıp olacağı nettir..

Nerden mi biliyorum?

Bugüne kadar hep böyle oldu hayatta.

Kaybın ölçüsü kişinin kendi öyküsüyle alakalıdır, kendisine özeldir...

Gerçek olan; her büyük kaybın ilk adımı, ilk zaafiyeti yapılan “ufak hatayı hafife almak”tır…

Hatayı ufak görmektir…

Hata ufak değildir…

Ufak görülmek istenmiştir…

Etrafına bir bak,

Düşün…

Sor…

Büyük kaybedişlere bak…

Arkasına…

Görünmeyen tarafına…

Hayat öykülerini paylaşan büyük başarının ve büyük başarısızlıkların sahiplerinin sözlerine...

İç seslerini sor ...

Hatırlayacaklar…

Kesin hatırlayacaklar…

Içlerine düşen kurdu…

Buna rağmen iç sesin telkinlerini…

Onu bastırmaya çalışma anlarını…

Duymazdan gelmelerini…

Sadece bir kahve …

Sadece bir ufak sohbet…

Sadece masum bir öpücük…

Sadece masumca bir sarılma…

Sadece bir kez..
Sadece arkadaşız...

Sadece, sadece, sadece….

Çok tanıdık…

Hep benzer olması tuhaf değil mi sence?

“Hatanın ufaklığını önemsememe….” ve “bir şey olmaz” demeler.... Sonrası bağımlılıklar… pişmanlıklar… güçten düşmeler… İpler ne kadar bükülürse o kadar güçlenir. Ama sınırsız olamıyor bu güçlenme. Belli bir noktadan sonra tam tersine dönüyor işler ve bir azalma oluşuyor güçte. Yani kazançların kayba döndüğü zamanlar... Bu, bu işin yasası.. İp bükmek… Yani ipleri birbirinin etrafına sarmak… Sıkılaştırmak… İlişkilendirmek … Her atılan ilmikte bir bağ oluşturmak… Tıpkı insanoğlunun birbiri etrafında sarmalanması, İlişkilerini sıkılaştırması… Ilişkilenmesi… Ve her davranışında bir bağ kuruyor olması gibi... İp bükmek ve mücadele etmek aynı kökten gelen iki kelime.. Her atılan ilmikle birbirine daha sıkı bağlanırken ipler, İnsan da her davranışında karşısındaki kişiye daha da yakınlaşır…

Her hatalı bağlamanın sonu bir düğüm…

Bazısı küçük, bazısı büyük…

Hepsi kalpte… Her önemsenmeyen ufak…

Sonra büyük…

İnsanoğlu farkına varamıyor…

“Farkına varamıyor… Farkına varamıyor... Vardığında da çok geç olmuş saat…”diye düşündü uzun saçlı, beyaz orkide tokalı kız.

En yakın arkadaşı ile aynı sektörde çalışıyordu. Onunla geçirdiği zamanlar hayatının en çok güldüğü ve en çok eğlendiği anlarıydı. Biraz tuhaflıkları olan bir kız olmasına ve zaman zaman yormasına rağmen, alınan haz herşeyin üzerini örtüyordu. Bir ara evli olan patronu ile özelde görüşmeye başlamıştı bu arkadaşı. Bir akşam yemeğe çıktıklarında uzun saçlı, beyaz orkide tokalı kızı da aradılar. Patronunun arkadaşı da yanlarındaydı ve tanıştırmak istiyorlardı. Üstelik o da evliydi... Kabul edemezdi, etmedi de bunu normal görmüyordu. Ardından defalarca davet gelmesine rağmen gitmemekte direndi. Biraz gevşer gibi oldu. “Sizle yemek yemek ve sohbet etmek isterim. Ama ben evli bir insanla görüşmeyi doğru bulmuyorum.” “Bir yemekten nolacak?” dediler… “Ben duygusal bir insanım. Ya görünce hoşlanırsam, Yok yok Allah korusun istemem”…

Bir gün yurtdışından kumaşla ilgili çok ciddi bir şikayet geldi. Metrelerce kumaşta ciddi bir problem vardı. Firmayı arayıp toplantı için davet etmek zorunda kaldı. Bu mesele çok ses getirmişti ve acilen hal olmalıydı. Öğleden sonra sekreter aradı ve firmadan gelenleri toplantı odasına aldığını bildirdi. “Gelenler” mi? Sadece bir kişinin gelmiş olması gerekiyordu. Bir yandan bunları zihninden geçirirken bir yandan rujunu tazeliyor, parfümünü sürüyordu. Burda hep bakımlı, güzel ve dikkat çekici olmak zorundasın. Değer bunun üzerinden veriliyordu... Başka türlüsü düşünülemezdi. Çünkü çoğu insan öyleydi... Normali buydu... Zıddı anormal kabul edilen… Mailin çıktısını alıp, kumaştanda bir parçayı yanına alıp biraz gerginlikle toplantı odasına girdi.

Evet arkadaşının patronu karşısındaydı peki yanındaki bu adamda kimdi? Tanıdık olmayan bir yüz. Ama çok yakışıklı bir adam... Tokalaşırken herşey anlaşıldı bu o adamdı tanıştırmayı çok istedikleri kişi. Yüzündeki gülüşü ele veriyordu tüm sırrı. İyi de bu adamın burda ne işi var diye düşündü hatta biraz öfke duyar gibi oldu, onunla tokalaşır tokalaşmaz dinen… Heyecanlandı, çok heyecanlandı. Yakışıklı ve gösterişli bir adamdı, inanılmaz tatlıydı. Adamla tokalaşırken bilekliği açıldı ve yere düştü. Gülüştüler... Kendini toparlamalı ve konuya girmeliydi. Çocuk gibi nasılda bilekliğini düşürmüştü “rezil oldum resmen” diye geçirdi içinden. Heyecandan konuşacağı kelimeleri toparlayamıyordu. Kumaşla ilgili meseleyi apar topar aktardı. Nefse hoş ama akla yanlış gelen adam konuşmaya başladığında olan olmuştu. Aşk kıvılcımları uçuşuyordu havada. Öyle zannediyordu... Bu duyguyu ilk kez tadıyordu hayatında. Birbirlerinin yüzlerini inceliyorlardı çaktırmadan, gizleyemedikleri tebessümleri ile. Toplantıda firma sahibinin konuştuklarının sadece tek tük duyabiliyordu. Gözleri nasıl güzel ve çekik bu adamın diye düşündü. Bu öyle bir heyecandı ki , inanılmaz haz alıyordu. Toplantıyı kısa tuttu. Heyecandan eli ayağı iyice birbirine karışmadan uzaklaşmalıydı yanlarından. “Ben aşık oldum galiba” dedi iç sesi…

Bir gün sonra işyerine gelen çiçekler... Ve sonraki günler… 1 hafta sonra bir mesaj “Bir kahve içer miyiz? Çikolata getirdim sana yurtdışından.“ Nerden biliyordu telefon numarasını ve üstelikte çikolatayı çok sevdiğini… Şaştı kaldı… Heyecanı seviyordu... Mutluluktan havaya uçtu. En çok sevdiği şeylerin özel biri tarafından düşünülmüş olması...

Buluşma günü 2 Kasım’dı, yıllarca zihninden silinemeyen tarih... Çok tuhaf bu tarih yıllar öncesinde boşanma günüyle aynı...

Bu nasıl bir tesadüf… “En mutlu günüm..” diye düşündüğü o günün felaketinin başlangıcının olduğunu nerden bilebilirdi ki?

Bu davet, “Ateşe davetti…”

Teşvikiye’de buluşma noktasına erkenden gelmişti uzun saçlarında bugün tokası yoktu, yakasında sevdiği pembe tonundaki kelebekli broşu ile pudra trençkotu, siyah pantalonu, siyah bluzu, zarif bir babet ve çantası ile bekliyordu. En sevdiği yasemin ve sandal ağacı kokusunu da sürünmüştü...

Dünyanın en tatlı adamı ile biraz sonra buluşacağı için ruhunda kelebekler uçuşuyordu. Kalbi sıcacık olmuştu… Ama aynı kalpte ufak bir huzursuzlukta vardı rahatsızlık veren… Üstüne üstlük içinde ısrarla konuşan, bu hiç susmayan seste neyin nesiydi. “Sadece bir kahve içicez, nolcak ki, bunda birşey yok ki. Tamam evli biliyorum. Bende zaten doğru bulmuyorum bu tarz ilişkileri. Bir kahve içicez arkadaşça, medeni insanların yaptığı gibi. Bu ne geri kafalılık böyle. Neden abartıyorsun? Masumane bir kahve buluşması sadece. Bu ilk ve son buluşma.“ diyerek vicdanını rahatlatmaya çalışırken beklenen kişi arabasıyla süzülüp geldi bile.

Ne güzel gülümsüyor bu adam diye geçirdi içinden arabaya binerken. Gözleri de kısılıyor gülümsediğinde, bu insanı masum gösteren bir mimik ve karşısındaki insanı mutlu eden, yüzünde tebessüm oluşturan… Yabani bir kızdı aslında. Kolay kolay kimseyle konuşamazdı, konuşmazdı. Çok vakit alırdı birine ısınması. Enteresan bir bara gittiler. Böyle hem kahve içilip hem alkol alınabilen deniz kenarında taş bir bina. Tavanları yüksekti, yere kadar uzanan kalın dekoratif perdeleri olan. Sarı loş ışığı ve gerçek ağaçtan masa ve deri detaylı sandalyeleri olan, ahşap kokulu bir mekan... Taş binaları ve bu kokuyu seviyordu. Sevmekten de öte olan duygulardı... Hayranlık gibi... Çok mutlu olunan anlar gibi... Farklı bir hayatta yaşadığının hissini veren keyifli anlar. Nakışlı tarihi örtülerin çerçevelerinin asılı olduğu, mis gibi kalıp sabunların koktuğu ve mutlaka canlı çiçeklerin olduğu lavaboya sahip bir mekan. Bu adam resmen içimi okuyor, nasıl da biliyor sevebileceğim yerleri diye geçirdi zihninden. Ciddi ciddi meseleler anlatıyor arada espriler yapıyor, takılıyor. Öyle renkli ve keyifli bir adamdı ki. Her konuştuğu, her davranışı daha da fazla çekiyordu. Fazla rahattı gerçi... Eliyle omzuna ve saçlarına dokunuyordu arada. Bu cesareti nerden alıyor diye düşünsede bu davranışları hoşuna gidiyordu. Zaten sevdikleri tarafından dokunulmayı seven biriydi. Çok öfkeli olsa bile, omzuna veya saçına dokunan bir el olduğunda tüm öfkesi geçiyordu. İnsanlar bu detayı bilse kitli kapıları çok rahat açarlardı aslında...

Her insanın kilitli kapısını açan bir anahtar vardır. Yeterki o anahtarı bulmak iste... Kapıları açan anahtarların yerini bilmek zannedildiğinden kıymetlidir aslında… Nasıl olduğunu anlamadı ısınıverdi ona hemen… Şeytan tüyü var bu adamda diye geçirdi zihninden. “Sende şeytan tüyü var biliyor musun?” diye kendisine de söyledi. Nefse hoş ama akla yanlış gelen adam kahkahaya boğuldu keyiften… Nasıl bir buluşma olmuştu bu. Sadece kahve içilecekti oysaki. Aşık olmuştu resmen. Buluşmalar hızla devam etti ilerleyen günlerde… Bu öyle bir hızdı öyle bir doz artışıydıki ikisinin de başlarını döndüren. İplik makina ayarının bozulması gibi. Birbirine bağlanma şekilleri, bağlanma yönleri ve hızları anormaldi. Çözülmez düğümlerin de başladığının habercisi olan…

Geçmişin bu anlarını hatırlarken iç çekti, nefesini tuttu...

Nefes almadı da vermedi de...

Nefesini saniyerce durdurmakla sanki hayatı bir an durduracağını zannetme ve rahatlama isteğiydi bu...

Sanki hayat o an durunca kimse bu olup biten saçmalıklara şahit olmayacaktı Kimse bilmeyecekti....

Yo yo özlem yoktu, utançlar vardı...

Ömür boyu birlikte olma sözü vermişti hatta bir bebek isteği olduğunu…

Hatta tüm olup biteni ailesine anlatabileceğini onlarında destek olacağına inandığını söylemişti vaadler veren ve sözün kıymetini bilmeyen adam…

Yurtdışına gitmek gibi bir iş teklifi sunulduğu gün atlayıp yanına gelmişti.. “Sende geleceksin. Sen olmadan asla gitmem.” diye… Tam 2 yıl sürdü bu ilişki. O hangi şarkıları seviyorsa, ben de seviyordum. O hangi ortamlardan keyif alıyorsa artık bende o ortamlardan keyif alıyordum diye sesli düşündü o an. Birlikte şarkı dinlemeyi çok seviyorlardı. Bir yolculukta bir şarkı denk geldi... Patricia Kaas, If You Go Away. Şarkının sözlerini anlamıyorum ama kalbim acıyor dedi beyaz orkide tokalı kız. Tercüme edilince “nasıl acıklı sözler bunlar, sevmedim bu şarkıyı” dedi.

Nerden bilebilirdi ki ilerde dinledikçe canının önce özlemden sonra pişmanlıktan acıyacağını… Hayalleri gerçekleşmemiş üstelik eşinin hamile kaldığını da öğrenmişti... Hırsından küplere bindi. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı Bebek dünyaya gözlerini açtı. Ne olduysa o andan sonra oldu. Görüşmeler azalmıştı, nefse hoş ama akla yanlış gelen adam sadece kendi keyfi istediğinde görüşüyordu. Bu böyle süremezdi, sürmemeliydi. Kendisine verilen sözleri hatırladıkça deliye dönüyordu.

Çok gençken yaptığı evlilik geldi aklına. Çok eziyetli bir evlilik olmasına rağmen eşine düşkünlüğü sebebiyle ayrılmak istemeyişi, başkalarının yanında tek gözyaşı akıtmayan insanın “onsuz nefes alamam” diye annesinin karşısında hıçkırarak ağlayışı…

Böyle sanki hayat duruyor gibi hissetmişti. O olmadan gerçek hayattan kopup, kendisini bir rüya aleminde sandığı. O hayatında olduğunda eziyetleri çoktu ama o olmadığında hayat yoktu. Öyle zannediyordu… Değil yokluğunu yaşamak, yokluğunda yaşama fikri bile korkunç geliyordu... Her bağımlının bağımlı olduğu şeyin yokluğunda hissettiği duygu gibi…

Zanlar, gerçek olmayan sanrılar… Tuhaf olan duygular… Eşinden ayrı kaldığı ilk günler dibe düşmüştü iyice... Annesine sığındı... Psikiyatrinin verdiği ilaçları 3 gün kullanabildi. Annesi hepsini çöpe attı... Devamlı bir yatma isteğinin olup ama uyuyamamak… Ne yemek yeme isteği, ne de su içme… “Anne nerdesin” diye sesleniyordu, annesi mutfağa 5 dakikalığına bile gitse... “Anne ne olur yanımdan ayrılma burda kal. Beni bırakma... Sen bana iyi geliyorsun.” Bu kız kendisi değildi. Ne kendisi, ne de sözleri…

Bu bağımlı olan hali ve bağımlı olan halinin davranışları... Elinde olmayan davranışları… İnsanın elinde olan sadece ipin ucudur, ki bir bağımlı da o ipin ucunu kaybedeli uzun zaman olmuştur… Ne ailesi, ne kendisi olanlara anlam veremez, yaşananları tanıyamaz...

İnsan bir bağımlılığa düştüğünde varlığında eziyet, yokluğunda acı çeker. Tıpkı her bağımlının hissettiği gibi…

Yokluğunda hal değiştirir.

Şimdiki “o”, o değildir.

Bu onun bağımlı olan hali ve davranışlarıdır…

Sığınmak ister, Başka bir şeye veya başka birine…

Acısını dindirmek…

Nerde olduğu önemli değildir,

Kim olduğu önemli değildir,

Ne olduğu önemli değildir,

Sonrası önemli değildir…

Yeterki o “An” acısı azalsın.. .

Bir bağımlıktan diğerine geçiştir oysaki çözüm zannettiği bu yol. Bir kelepçenin açılıp, diğerinin takıldığı… Kabus evde bir odadan diğerine geçilen…

Yanılgıdır her sığındığı...

Yanılgısıdır…

İnsan unutur gerçekten sığınacağı o en büyük “Sığınağı” Yeryüzüne varolan tüm sığınakları alt üst edebilecek olan en güçlü “Sığınağı..."

Onu “Yaratanı”…

Her acısını bastıracak olan “şey” yeni bağımlılığın kapısını açar…

Oysa yapması gereken o siyah sığınaktan komple çıkmaktır.

Kelepçeli bir hayatı komple reddetmektir. Ama o öyle yapmamıştı, yapamamıştı...

Yapmak için bilmek gerek.

Bilememişti…

Yorumlar

Bu yazıya henüz bir yorum eklenmemiş, İlk yorum ekleyen siz olun..

Makaleye Yorum Bırakın